20 Temmuz 2011 Çarşamba

Giriş


Çin, 20. yüzyıla, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve Rusya gibi ülkelerin baskıları altında ezilmiş ve paramparça olmuş bir imparatorluğun kalıntıları üzerinde girdi. Ülkede imparatorluk rejimi yıkıldıktan sonra, on yıllar boyunca güçlü bir merkezi otorite kurulamadı. Ancak 1949 yılında iktidara gelen Komünist Parti ile birlikte, Çin kısa sürede büyük bir korku rejimine dönüştü. Bu dönüşüm sürecinde on milyonlarca insan söz konusu kanlı ideolojinin baskıcı ve totaliter uygulamaları nedeniyle hayatını kaybetti. İktidarını ancak şiddetle muhafaza edebilen ve komünizmin belki de en acımasız ve en vahşi uygulamasını yürürlüğe koyan Çin Komünist Partisi, tüm Çin halkı için tek tip bir yaşam ve düşünce tarzı belirledi. Bu dönem boyunca, komünist iktidarın kurallarına uymayanlar ise acımasızca yok edildi.
Bugün görünürde komünizmin vahşi uygulamaları sona ermiştir. Artık insanlar kupon karşılığı yemek almıyor, tek tip giyinmeye zorlanmıyor, Mao'nun "küçük kırmızı kitabı"nı ezberlemedikleri için işkence görmüyorlar. Ancak komünist rejimin yeni dünya düzenine uyarlanan versiyonu tüm acımasızlığıyla hayatta...

Son yıllarda Çin'de ekonomi alanında yaşanan özgürleşmeden ve liberalleşmeden sıkça bahsedilmektedir. Ancak bu açılım sadece belli alanlarda sınırla kalmakta, Çin'in baskıcı ve zalim sistemi aynı şekilde devam etmektedir.

Korku Devleti Çin

Komünist Parti'nin 1949 yılında iktidara gelmesiyle Çin çok kısa bir sürede tüm dünyaya korku salan bir devlete dönüştü. Ve ilk günlerdeki şiddete ve baskıya dayalı politikası, hiçbir kesintiye uğramadan bugüne kadar devam etti. Komünist ideolojinin insana ve her türlü insani olguya karşı takındığı duyarsız ve acımasız tutum, insanlar arası ilişkileri mekanikleştiren maddiyatçı yaklaşım, şefkatli ve adaletli bir yönetim anlayışı yerine, acımasız ve zalim bir yönetim anlayışına sebep olmaktadır.

Mao'nun kurduğu komünist Çin'de, düzenin ve istikrarın ancak korku ve şiddetle sağlanabileceği inancı hakimdir. Bunun için devlet, tüm bireylerin özel yaşamlarını son derece sıkı bir denetim altında tutmakta, en ufak bir şüphede kişiyi acımasızca cezalandırmaktadır. Çin'de bir vatandaşın cezalandırılması için ciddi bir suç işlemesine gerek yoktur. Çin Devleti, yurt dışında yaşayan kocasına gazete kupürleri gönderen bir kadını, rahatlıkla, Çin'in devlet sırlarını ifşa etmekle suçlayıp tutuklayabilmektedir.

KOMÜNİST PARTİ OLİGARŞİSİ

Çin Halk Cumhuriyeti, yargı, yürütme ve yasama organlarının tek bir idareye, Çin Komünist Partisi'ne bağlı olduğu, totaliter bir rejimdir. Ulusal ve bölgesel olarak polis teşkilatında, orduda ve sivil örgütlenmelerde asıl kadro Komünist Parti yöneticileridir. Parti yöneticileri görev başındayken olduğu kadar, emekli olduktan sonra da itibarlıdırlar. Komünist Parti bu örgütlenmesi sayesinde hayatın hemen her alanında hakim konumdadır. Dolayısıyla siyasi ve sosyal yaşamda komünist ideoloji dışına çıkılması mümkün olmaz. Bireylerin düşünceleri, inançları ve uygulamaları komünist ideolojiye ve Parti'nin emirlerine göre olmalıdır. En ufak bir sapma ve hatta sapma ihtimali ağır bir şekilde cezalandırılır.

Çin konusunda uzmanlaşmış olan İngiliz gazeteci John Mirsky, bu komünist iktidarı şöyle tanımlar:
. Onlar (Komünist Parti) için istikrar, büyüklerin ve Komünist Parti'nin aralıksız iktidarda olması ile eş anlamlıdır. Bu duruma yönelik herhangi bir tehdit, onlara göre en etkili olduğunu düşündükleri şeyle, kaba kuvvetle, karşılık görmelidir
Mao'nun Kültür Devrimi tarihte eşine az rastlanır bir vahşetin yaşanmasına neden oldu. Özellikle eğitimli ve aydın kesimi hedef alan devrim sırasında Kızıl Muhafızlar adı verilen gençler, yanında Mao'nun Kızıl Kitabı'nı taşımayanları, komünist marşları ezbere bilmeyenleri halkın gözü önünde işkence yaparak katlettiler. Bu dönemde halkın okumasını sağlamak için duvarlar Kızıl Kitap'ın kopyaları ile kaplanıyordu.

KOMÜNİST ÇİN'DEKİ VAHŞETİN İDEOLOJİSİ

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Doğu Türkistan Müslümanlarının yaşadıkları eziyeti ve işkenceyi örnekleri ile ele alacağız. Bunun yanısıra komünist Çin yönetiminin kendi halkına yaptığı zulmü de inceleyeceğiz. Bu örnekleri okurken, çoğu zaman acımasızlığın nasıl bu kadar sıradan bir uygulama gibi yaşandığına, zalimliğin ve gaddarlığın nasıl bu kadar olağan karşılandığına şaşırabilirsiniz. Ancak unutmayınız ki, Allah'ın inkar edildiği, insanların kendilerinden başka kimseye karşı sorumlu olmadıklarını düşündükleri, ahiret inancının olmadığı toplumlarda sevgi, merhamet, affedicilik, acıma gibi hislerin yerini bencillik, acımasızlık ve zalimlik alır.
Bu nedenle vicdan sahibi insanların, iyiliği emredip kötülükten menetmek sorumlulukları gereği din ahlakını anlatmaları ve insanları Allah'ın dinine davet etmeleri bu zulüm ve işkencelerin sona erdirilmesi için en köklü çözüm olacaktır. Ayrıca Allah bir Kuran ayetinde,"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104) 

Medeniyetler Merkezi Doğu Türkistan

İki bin iki yüz yıllık geçmişi ile Türkistan toprakları, dünyanın en önemli ve köklü medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır. Batıda Hazar Denizi ve Ural Dağları'nın güney kısmına, kuzeyde Sibirya'ya, güneyde İran, Afganistan ve Tibet'e, doğuda Çin ve Moğolistan'a sınır olan Türkistan, oldukça geniş bir sahaya sahiptir.
Bugün, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan'ın dahil olduğu bölge Batı Türkistan olarak anılmakta, iki asırdır Çin'in esareti altında bulunan bölge ise Doğu Türkistan olarak adlandırılmaktadır. Türkistan'ın coğrafi ve stratejik olarak taşıdığı önemi anlamak için ise, öncelikle bölgenin iki dev gücü olan Rusya ve Çin'in bu topraklara olan ilgilerini göz önünde bulundurmak yeterlidir. Coğrafi yapının da sebep olduğu siyasi oluşumlar neticesinde bugün Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılmış olan Türkistan toprakları üzerinde, Rusya'nın ve Çin'in çok önemli planları vardır.

TÜRK-İSLAM UYGARLIĞININ BEŞİĞİ: DOĞU TÜRKİSTAN

Tarihi MÖ 200'lü yıllara (Göktürkler ve Hunlar dönemine) kadar dayanan Türkistan toprakları, tarihin ilk dönemlerinden beri Türklerin ana yurdu, bin yıldan beri de İslam toprağıdır. Tarih boyunca Türkistan adı ile bir devlet veya hanlık kurulmamış olmasına rağmen, Orta Asya'nın büyük bölümünü oluşturan söz konusu alan, eski çağlardan beri Türklerin yerleşim merkezi olduğu için Türkistan olarak adlandırılmıştır. Özellikle de araştırmacılar tarafından tarihin ilk medeniyet merkezlerinden biri olduğu belirtilen Doğu Türkistan, jeo-stratejik konumu itibariyle Batı ve Doğu kültürlerinin kaynaştığı bir alan olmuştur.
İbn-i Sina (sağda), Kaşgarlı Mahmut (ortada) ve Farabi ( solda) gibi büyük İslam alimleri, Türkistan topraklarında yetişen değerli isimlerden sadece birkaçıdır.

DOĞU TÜRKİSTAN ÇİN TOPRAKLARININ BİR PARÇASI DEĞİLDİR

Çin'in, Doğu Türkistan halkına karşı yaptığı insan hakları ihlallerini ve zulmü gizlemek için uluslararası arenada öne sürdüğü iddialardan biri, bu bölgenin "Çin topraklarının bir parçası olduğu", dolayısıyla da Doğu Türkistan'da yaşananların "Çin'in iç meselesi sayılması gerektiği" iddiasıdır. Oysa tarihi kaynaklar bu iddiayı yalanlamaktadır. Bunların başında Çinlilerin, diğer milletlerden kendilerine karşı yönelen saldırıları engellemek için inşa ettikleri Çin Seddi gelmektedir. Tarihte ilk defa Çinliler ile bölgede yaşayan diğer milletler arasındaki resmi sınırı bu set oluşturmuştur. Ve Doğu Türkistan Çin'in tarihi sınırları olarak kabul edilen bu setin dışında kalmaktadır. Ayrıca, Doğu Türkistan'da bol miktarda bulunan yeşim taşının adı ile anılan Yeşim Kapısı'nın çeşitli kaynaklarda Çin'in en batı sınırı olarak kabul edildiği aktarılmaktadır. Doğu Türkistan'a açılan bu kapının, Çin'in batıdaki en uç noktası olarak kabul edildiğini dile getiren kaynaklardan birisi 1939 yılında Şanghay'da basılan New China Atlas (Yeni Çin Atlası) isimli bir Çin kaynağıdır.